20 Temmuz 2008 Pazar
Sağlıklı Beslenmede 12 Adım
1. Besleyici bir diyet; hayvansal kaynaklı besinler yerine temel olarak çeşitli bitkisel kaynaklı besinlerden oluşmalıdır.
2. Günde birkaç kez; tahıl grubu besinler (ekmek, makarna, pirinç, patates gibi) tüketilmelidir.
3. Günde birkaç kez ; bölgesel olarak bulunabilen, çeşitli taze sebze ve meyvelerden tüketilmelidir.
4. Vücut ağırlığı; tercihen her gün yapılan orta düzeyde fiziksel aktivite ile birlikte önerilen sınırlar içinde (Beden Kitle Indeksi) tutulmalıdır. Beden Kitle Indeksi (BKI), kişinin vücut ağırlığının boy uzunluğunun karesine bölünerek elde edilen bir değerdir. DSÖ, 18.5-24.9 arasındaki değerleri "Normal Vücut Ağırlığı" olarak değerlendirmektedir.
5. Diyetle yağ alımı kontrol edilmeli (diyette yağdan gelen enerjinin oranı %30'u geçmemeli) ve doymuş yağlar (sature) yerine doymamış yağlar (ansature) yeğlenmelidir. Doymuş yağlar: Tereyağ, kuyruk yağı vb. Doymamış yağlar: Ayçicek, mısırözü, soya, fındık, zeytinyağı vb.
6. Yağlı kırmızı etler ve kımızı et ürünleri yerine kurubaklagiller (mercimek, kuru fasulye, nohut gibi), balık, tavuk ve yağsız etler yeğlenmelidir.
7. Süt ve süt ürünleri kullanılmalı (yoğurt, peynir vb.). Ancak bunlar az yağlı ve az tuzlu olmalıdır.
8. Seçilen besinler düşük şekerli olmalı, basit karbonhidratlar ya da basit şekerler yerine (çay şekeri gibi), kompleks karbonhidratlar (tahıllar, baklagiller gibi) yeğlenmeli, şekerli içeceklerin ve tatlıların tüketim sıklığı sınırlandırılmalıdır.
9. Az tuzlu diyet yeğlenmelidir. Günlük toplam tuz tüketimi (yemeklerle, ekmekle ve içeceklerle aldığımız tüm tuz miktarı) bir tatlı kaşığını geçmemelidir (6 g). Kullandığımız tuz iyotlu olmalıdır (endemik guatr bölgesi olan ülkemizde, sofralık tuzun iyotla zenginleştirilmesi yasal bir zorunluluktur).
10. Eğer alkol tüketiliyorsa, günde 2 kereden fazla alınmamalıdır (her alınan içki miktarındaki alkol değeri 10 gramı geçmemelidir).
11. Yemekler güvenli ve hijyenik bir şekilde hazırlanmalı; haşlama, fırında pişirme, ızgara ya da mikro dalga fırında pişirme gibi yöntemler kullanılarak yemeğe eklenecek yağın azaltılması sağlanmalıdır.
12. Bebeklere tek başına 6 ay anne sütü verilmesi sağlanmalı ve 6. aydan sonra güvenli ve yeterli miktardaki ek besinlere başlanılmalıdır. Yaşamın ilk yılında emzirmeye devam edilmelidir.
Kendi Kendine Meme Muayenesi
1. Bir ayna önünde durunuz. Her iki memenize bakınız. Meme başından akıntı, meme başında çekinti, memede çukurlaşma, buruşma ya da kabuklaşma gibi normal dışı bir durum olup olmadığını dikkatle inceleyiniz.
2. Ellerinizi başınızın arkasında birleştirin ve başınızı öne doğru iterek kasların gerilmesini sağlayınız. Bu sürede aynaya bakarak normal dışı bir durum olup olmadığını inceleyiniz.
3. Sonra ellerinizi belinize doğru kuvvetlice bastırınız. Öne doğru hafifçe eğiliniz, omzunuzu ve dirseklerinizi öne doğru itiniz. Şekil 2 ve Şekil 3 deki iki hareket memenin boyutlarında ve biçiminde bir değişme olup olmadığını gösterir. Bunu yaparken göğüs kaslarının gerilmiş olması gerekir.
4. Sol omuzunuzu kaldırınız. Sağ elinizin üçüncü ve dördüncü parmakları ile bastırarak dış uçtan başlayıp meme üzerinde küçük daireler yapacak biçimde elinizi hareket ettirerek bütün memeyi inceleyiniz. Sonunda meme başına varmış olmanız gerekir ve bütün memeyi bu yolla değerlendirmiş olacaksınız. Meme ile koltuk altı arasındaki bölgeyi de inceleyiniz. Aynı işlemleri sırayla diğer memenizede uygulayınız.
5. Memenizin başını nazikçe sıkınız ve bir akıntı gelip gelmediğine dikkat ediniz. Aynı işlemleri sırayla diğer memenizede uygulayınız. Eğer bir akıntı varsa doktorunuza başvurmalısınız.
6. Resim 4 ve 5’te gösterilen işlemleri yatarken de yinelemek gereklidir. Sırt üstü yatınız, sol kolunuzu başınızın üstüne doğru getiriniz, sol omuz altına ufak bir yastık ya da bükülmüş havlu koyunuz. Bu biçimde yatış, incelemeyi kolaylaştırır. Daha önce tanımlandığı gibi, dairesel hareketlerle bütün memenizi parmaklarınızın ucu ile hissediniz. Derinin altında ya da meme dokusu içinde her zaman hissettiğinizden farklı olarak sert bir kitle olmadığından emin olmanız gerekir.SAÇ DÖKÜLMESİ
Saçlar hakkında kısaca bilgi verir misiniz?
Her bir saçın yaşam döngüsü vardır. Bunlar yaklaşık olarak üç yıl ya da daha fazla süren aktif dönem, hemen bunu izleyen ve birkaç gün süren geçiş dönemi ve ardından da üç ay kadar devam eden dinlenme dönemidir. Saçlar günde yaklaşık olarak 1/3 mm uzar. Fizyolojik olarak bir gün içinde ortalama 100 kadar saç dökülmesi söz konusudur.
Saç dökülmesini tanımlar mısınız?
Saç dökülmesine tıp dilinde alopesi adı verilir. Saçların insan yaşamı için yaşamsal önemi yoktur ancak çok önemli psikolojik işlevleri bulunur. Özellikle kadınlarda büyük stres yaratabilir.
Saç dökülmesine yol açan etmenler nelerdir?
Saç dökülmeleri nedbesiz (skarsız) veya nedbeli (skarlı) olabilir.
Skarsız olan alopesilerin en sık görülen nedeni androgenetik alopesi lerdir. Saçlarda incelmeyle başlayan hastalık erkeklerde daha şiddetli seyreder. Zemininde ırsi bir yatkınlığın olduğu düşünülmektedir. Tedavisinde bazı hormonal ilaçlar kullanılır. Halk arasında yanlış olarak saçkıran adıyla bilinen önemli bir skarsız alopesi nedeni de alopesi areata dır. Bu hastalığın en sık görülen şeklinde saçlı deride odaklar halinde saç dökülmeleri vardır. Vücudun savunma sistemlerindeki yetersizlik sonucunda bazı enfeksiyon odaklarının tetiklemesiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Kendiliğinden de düzelebilen hastalığın şiddetli şekillerinde kortizonlu ilaçlar ve ışık (PUVA) tedavisi kullanılabilir. Bu hastalıklar haricinde Telogen effuvium denilen aktif dönemdeki saçların bir anda ve çok sayıda dinlenme dönemine geçmesi ile gelişen bir tablo vardır. Burada yaygın bir saç dökülmesi olur. Saçlar 3-4 ay içinde incelir ve seyrekleşir. Yenidoğan döneminde ve doğum sonrasında fizyolojik olarak görülebilir. Bundan başka siddetli enfeksiyon hastalıkları, ağır seyirli müzmin hastalıklar, büyük cerrahi girişimler, tiroid bezinin az çalışması, sara hastalığı için kullanılan ilaçlar, hormonlar ve ağır metaller böylesi bir tabloya neden olabilir. Tedavisinde bu tabloya yol açan etmenlerin ortadan kaldırılması esastır. Bunlardan başka demir, protein, çinko eksiklikleri, radyasyon tedavisi, frengi hastalığı ve mantar hastalıkları skarsız saç dökülmelerine yol açabilmektedir. Özellikle kadınlarda saçların arkada topuz yapılması veya güneş gözlüklerinin sürekli olarak bir saç tutacağı gibi kafada tutulmasının da gerginlik tipi alopesiye neden olabileceği unutulmamalıdır.
Skarlı alopesilerde ise saç kökü tahrip olduğundan skarsız alopesilerdeki gibi saçların yeniden gelme olasılığı söz konusu değildir. Şiddetli yaygın kimyasal veya termal yanıklar, deri kanserleri, ışın tedavileri, bazı şiddetli mantar enfeksiyonları ile bazı ciddi dermatolojik hastalıklar sonucunda görülebilirler.
Sonuç olarak ne söylenebilir?
Saç dökülmesi hangi nedene bağlı olursa olsun eğer bir kişi böyle bir durumdan yakınıyor ise hiç paniğe kapılmadan bir Deri Hastalıkları (Dermatoloji=Cildiye) uzmanına başvurmalıdır. Bazen çözümün çok basit olabileceği unutulmamalıdır.
Sigaranın Neden Olduğu Hastalıklar
Bağımlılık - Nikotin maddesinin bağımlılık yapıcı özelliği eroine çok benzer.
Sırt ve Bel Ağrısı -Sigara içmek, belle ilgili hastalıkların tedavisini engelleyen faktörlerden biridir. Bunun yanında normal insanlarda da zaman zaman şiddetli sırt ve bel ağrılarına yol açabilir. Bunun nedeni, sigara içen kişilerde vücudun, omurilikteki disklere çok zayıf miktarda oksijen göndermesidir.
İlaca Karşı Bağışıklık- Sigara içenler belli bir ilacın etkili olması için çok daha büyük dozlarda o ilacı kullanmak zorunda kalır.
Kısırlık - Çiftlerden sadece birinin sigara içmesi çocuk olmaması riskini 3 kat artrır.
Menopoz - Sigara içen kadınlarda beklenenden 5-10 yıl daha erken menopoz görülür. Bu da kemiklerin erkenden incelmesine ve de erimesine neden olur.
Erken Yaşlanma- Düzenli bir şekilde sigara içilmesi, deri yapısını bozar, kırışıklıklara yol açar. Bunun yanında dişler sararır ve de kararır, tırnaklar sağlıksızlaşır.
İyileşme Zorluğu - Sigara içenlerin yaraları çok daha zor kapanır. Bunun yanında ameliyat sonrası yaralarının iyileşmeme olasılıkları vardır.
Diş Kaybı - Sigara içmek diş kayıplarında önemli bir faktördür.
Prostat Kanseri - Sigara içmek prostat kanserinin %40'ından sorumludur.
Göğüs Kanseri - Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre %75 daha fazla göğüs kanserine yakalanma riski taşır.
Rahim Kanseri - Sigara içen kadınlar içmeyenlere göre 4 kat daha fazla rahim kanserine yakalanma riski taşır.
Boğaz Kanseri - Boğaz kanseri vakalarının %80'ine sigara yol açar.
Mide Kanseri - Sigara içenlerin mide veya bağırsak kanserine yakalanma riski içmeyenlere göre 2 kat daha fazladır.
Karaciğer Kanseri - Karaciğer kanseri vakalarının % 80'i sigara yüzünden olur.
Gırtlak Kanseri- Günde 25 tane sigara içiyorsanız 30 kat daha fazla gırtlak kanserine yakalanma riski taşırsınız. Bu da ilk başlarda konuşma zorluğu ilerleyen safhalarda tamamen konuşamamaya sebebiyet verir.
Amfizrem - Bu hastalığın yol açtığı ölümlerin %85'i sigara yüzünden olur. (Akciğerlerdeki alveoller zamanla esnekliğini kaybeder. İlerleyen safhalarda, yoğun bir biçimde solunum zorluğu olur ve hasta solunum makinasına bağlanmak zorunda kalır.)
Ağız Kanseri - Ağız kanseri vakalarının tamamına sigara yol açar.
Yemek Borusu Kanseri - Bu kanserden ölenlerin hemen hemen hepsi sigara içtikleri için ölmüşlerdir.
Çocukluk Solunum Problemleri - Annesi ya da babası sigara içen çocuklar 6 kat daha fazla solunum yolu hastalıklarıyla karşılaşma riski taşır. (Soğuk algınlığı, kulak iltihapları, bronşit, bademcik problemleri, astım ve de zatüre ki bazen ölüme bile yol açar)
Kulak Enfeksiyonları-Sigara içenlerin çocuklarının orta kulak enfeksiyonuna yakalanma riskleri vardır.
Erken Doğum ve Bebeğin Hafif Doğması- Günde sadece 5 tane sigara içen hamile bir kadının erken doğum yapması ya da oldukça küçük ve de sağlıksız bir bebek doğurma riski inanılmaz boyutlardadır.
Şeker Hastalığı - Sigara içmek, vücudun insülün salgılama yeteneğini zamanla yok eder. Bu da şeker hastalığına yol açar.
Kalp Hastalıkları - Sigara içenlerin kalp krizine yakalanma riski içmeyenlere göre 4 kat daha fazladır.
Gangren - Akciğerler verimsizleştiği için, vücuda çok az oksijen yayılır. İnsan vücudu, bu çok az miktardaki oksijeni iç organlara dağıtmak zorunda kalır. Bundan dolayı, kalbe en uzak kısımlar olan parmak uçlarından itibaren hücreler süratle zincirleme olarak ölür. Çoğu zaman kollar ya da bacaklar kesilebilir.
Akıcı Konuşma Bozukluğu (Kekemelik)
Belirtilen yaşlarda oldukça sık karşılaşılan bu durum zaman içinde, genellikle hiçbir yardım gerekmeden kendiliğinden düzelmektedir. Bu sorunun kalıcı olmasında çocuğun anne babasının ya da çevresindeki diğer kişilerin tutumları etkili olmaktadır. Çocuklarının konuşmasında bir bozulma ortaya çıkması anne babaları kaygılandırmakta, artık çocuğun çıkaracağı sözcüklere dikkat etmeye, hatta çocuğun bu sözcüklerini düzeltmeye başlamaktadırlar. Bu ise çocuğun konuşacaklarına dikkat etmesine ve takılmayacağı sözcükleri seçmesine neden olmakta, giderek daha az ve seçici konuşmasına yol açmaktadır. Özellikle heyecanlandığında, yabancılarla konuştuğunda ortaya çıkan bu takılmalar nedeniyle çocuk böylesi ortamlarda konuşmamayı tercih etmektedir.
Burada anne babanın konuşmadaki düzensizliğin gelişme ile ilgili olduğunu bilmesi ve zaman içinde geçeceğine inanması gerekmektedir. Böylece çocuğun takılmalarına dikkat etmeyecek, onun konuşmasını destekleyecek, böylece konuşma bozukluğunun yerleşmesini önleyeceklerdir.
Akıcı konuşma bozukluğu daha sonraki dönemlerde de sürüyorsa, çocuk için belirgin bir sıkıntıya neden oluyorsa uzman değerlendirme ve danışmanlığı yararlı olacaktır. Böyle bir değerlendirmede çocuğun konuşmasını bozan aşırı heyecanı ya da kaygısı varsa giderilmeye çalışılır. Konuşmanın akıcılığındaki bu bozukluğa karşın konuşması gerektiği belirtilerek, daha fazla konuşması ve kendini ifade etmesi desteklenir. Konuşmada ortaya çıkan bozukluğun değerlendirilmesi ve tedavisi için konuşma terapistleri ile birlikte çalışmakta ve oldukça iyi sonuçlar almaktayız.
KARDEŞ KISKANÇLIĞI
Kardeş kıskançlığına gelince; kıskançlık insanoğlunun en doğal, en evrensel duygularından birisidir. Kıskançlık sevilen kişinin başkasıyla paylaşılmasına katlanamamak olduğuna göre, sevginin bulunduğu her yere girer. Sevgililer arasında belirli bir ölçüyü aşmadığı sürece, sevgi gülünün dikeni sayılır. Ancak bu doğal duygu insanı kemiren bir tutku olmaya başlayınca, sevgiyi gözeten bir duygu olmaktan çıkar, sevgiyi yok eder. Çocuk için en değerli varlık anne olduğuna göre onu başkalarıyla paylaşmak kolay, dayanılır bir duygu değildir. Sevgilisini başkasının kolunda gören bir erkekle, annesini, kucağında "yabancı" bir çocukla gören kardeşin duyguları pek ayrılık göstermez. Anne sevgisini yitirme korkusu, daha yeni bir kardeş geleceğini öğrendiği anda içini sızlatmaya başlar.
Kardeş doğumu bu ve diğer nedenlerle çocuk için zorlayıcı bir yaşam olayıdır. Gebeliğin ve yenidoğan çocuğun annede oluşturduğu bedensel güçlükler ve yorgunluklar, çalışan annenin zamanının önemli bir bölümünü çocuk bakımına ayırması gibi nedenler eve gelen bu yabancı yüzündendir. Gelen çocuğun cinsiyetinin farklı olması, beceriksizliği, yoğun bir ilgi ve bakıma gereksinimi olması onun daha çok sevildiği şeklinde yorumlanmakta ve kıskançlık artmaktadır. Annenin yenidoğan bebekle birlikte oluşacak güçlüklerini hafifletebilmek için çocuğun kreşe verilmesi ya da odasının ayrılması gibi değişiklikler de bu duyguyu artıracak, yeni uyum sorunlarına neden olacaktır.
Çocukla kardeşi arasındaki yaş farkı ne kadar azsa kıskançlık o denli büyük olmaktadır.Henüz anneye gereksinimin sürdüğü 3 yaşından küçük çocuklarda anne ilgisinin azalması sonucu yeni kardeşe tepkisi büyük olacaktır. İkinci ya da üçüncü kardeşi kabullenme daha kolay olmaktadır.
Kardeş kıskançlığı doğal bir duygudur, sevgi ve kıskançlık-nefret ara ara yoğunlaşarak zaman içinde yoğunluğunu kaybeder. Kardeşini sevmek zorunda değildir. Olumsuz duygular anlayışla karşılanmalı ve bu duyguları belirtmesi yüreklendirilmelidir (beni de uğraştırıyor, arasıra ben de kızıyorum, beceriksizliği yüzünden ona çok zaman harcıyorum, seni sevmediğimi düşünme, eskisi kadar seviyorum, ben de kardeşim doğduğunda kıskanmış, böyle düşünmüştüm). Anne-baba bebeği, çocuğun önünde gösterişli bir biçimde okşayıp sevmekten kaçınmalıdır.
Çocuklar eve gelen yabancıya farklı tutumlar sergileyebilir; -sevgi gösterilerinde bulunabilir (annenin kendisinden tümüyle uzaklaşmaması için onun yanında yer alır) -abartılı sevgi gösterileri (alttaki duyguları ele veren davranışlarla birliktedir; kardeşinin yanağını okşarken biraz fazla sıkar, ağlatacak ölçüde kucaklar, kaza ile yere düşürür) -etkilenmemiş gibi davranma (bebekle ilgili görünmeyen huysuzluklar, hırçınlıklar, tutturmalar, isteği yapılmadığında ağlama, tepinme)
19 Temmuz 2008 Cumartesi
Uyurgezer

Neden uykuda gezeriz?
Uyurgezerlik belirtileri neler?
• Genellikle uykunun ilk devresinde ortaya çıkmaktadır. Uyku sırasında yataktan kalkma ve gezinme olarak tanımlanabilir.
• Kişi uyurgezerken boş boş ve gözünü dikerek bakar. Başkalarıyla iletişime geçmez, tepkisizdir. • Uyurgezer çok zor uyandırılır
• Uyurgezerin uyandıktan sonra davranışlarında bir anarmallik olmaz.
• Uyurgezerlik belli bir fizyolojik rahatsızlığa bağlı değildir
• Uyurgezerlik bir madde kullanımına ve ya ilaç kullanımına bağlı değildir
• Uyurgezerlik kişinin toplumsal ve mesleki yaşantısını zorlaştırır. Uyurgezerlik bir dizi kompleks davranışın toplamı aslında. Bilinçsizce ve hatırlamadan yatağı terk etme ve yürüme ile başlar. Kişi ayağa kalkar, yürüme, banyoya gitme, giyinme, konuşma, çığlık atma hatta araba kullanma gibi hareketler yapar. Davranış bazen uyanarak sonuçlanırken, genellikle yatağa geri dönmeyle son bulur.
• Çocuklarda daha sık görülen uyurgezerlik; 5-8 yaşlarında ortaya çıkar ve erkek çocuklarda kızlardan daha yaygın.
• Uyurgezerlik nörolojik tabanlı da olabilir. Stresli dönemlerde artıyor. Aşırı yorgunluk uyurgezerliğin şiddetini arttırır. Uyurgezerlik önemli bir rahatsızlıktır çünkü kaza, yaralanma, camdan düşme ile sonuçlanması olası
Tedavisi güç değil!
• Çoğunlukla 5-8 yaş arasında başlayan ve çocuklarda yüzde 10, erişkinlerde ise yüzde 1 oranında görülen uyurgezerlik tedavisi mümkün bir rahatsızlık.
• Bu rahatsızlık erişkin yaşlarda kendiliğinden azalabiliyor, bu yaşlar sonrasında da nadiren devam eden olgulara rastlanıyor.
• Uyku ve uykuyla ilgili sorunlarla pek çok disiplin ilgileniyor. Bunlar arasında başta psikiyatri olmak üzere nöroloji, kulak burun boğaz, göğüs hastalıkları, endokrinoloji ve kardiyoloji geliyor.
• Temelde uykuyla ilgili problemler psikiyatri ve nörolojinin alanı ve genellikle hastalar bu konudaki sorunlarıyla ilgili olarak psikiyatra başvuruyor.
• Uyurgezerlik, uykunun hızlı göz hareketlerinin olmadığı fazın 3 ve 4'üncü evresinde görülüyor. Tedavide, bu dönemi baskılayacak, süresini ve yoğunluğunu azaltacak ilaçlar kullanılıyor. Hastanın günlük sorunlarından kaynaklanan ya da psikiyatrik bir sorun söz konusu ise buna yönelik bir tedavi ve ilaç tedavisiyle hastaların önemli bir kısmı bu sorununundan kurtuluyor.
Uyku haplarındaki uyurgezerlik riski
• Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA), uyku haplarının yan etki olarak uyurgezerliğe yol açabileceği uyarısını yaptı. Söz konusu ilaçlar arasında ülkemizde de kullanılan Zolpidem uyku ilacı da var.
• FDA raporunda ilacın etkisiyle internette bilinçsizce alışveriş yapan, araç kullanırken uykuya dalan ya da tanımadığı kişilerle seks yapanlar bulunduğu belirtildi.
• FDA, çokça tercih edilen uyku ilaçları "Ambien" ve "Lunesta"nın da bulunduğu 13 markanın bu yan etkilere yol açtığını belirtti.
PANİK ATAK
Günümüzün değişken, oynak yaşam ortamlarında, yaşam kaygılarının artması, maddi ve manevi kaos ile belirsizlik durumunun yarattığı “hiçlik duygusu”nun çoğalmasıyla paralellik gösteren panik atak, tüm dünyada toplum sağlığını tehdit eder boyuta gelmiş durumdadır.
Uzmanlar tarafından “psikolojik bir sendrom” olarak tarif edilmesine karşın, hasta, çoğunlukla yaşadıklarının gerçekten fiziksel kaynaklı sorunlar olduğunu ama kimsenin hastalığının gerçek sebebini bulamadığını düşünmektedir. Doktorların hastanın durumuna “psikolojik” tanısı koymasının ardından, bu sefer de bilinçsiz hasta yakınlarının tavrı hastaya zarar vermektedir. Panik atağın önemsiz bir sorun olduğunun düşünülmesi ve kişiye “hastalık hastası” yakıştırmasının yapılması panik ataklı hastanın durumunu zorlaştırmaktadır. Kendisini yalnız ve çaresiz hisseden hasta ise kısır döngü içine girmektedir.
Özellikleri
Hastalığın başlangıç yaşı değişkenlik göstermektedir. Çoçuklarda çok nadir ortaya çıkan hastalığın ilk ortaya çıkış yılları 18-25 yaş arasıdır. Hastalık 30-40’lı yaşlarda yüzünü ciddi biçimde göstermektedir.
Panik atağın genetik olup olmadığı konusunda herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.
Panik atak krizi geldiğinde 5-45 dakika sürmekte ve şiddeti hastadan hastaya değişmektedir.
Panik atak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Krizler ve ölüm korkusu gibi nedenlerle hasta evde tek başına kalamamak, tek başına dışarı çıkamamak gibi olumsuzluklarla karşılaşmaktadır. Sürekli başına kötü bir şey geleceği ve yabancıların ona yardım etmeyeceğinden korkan bazı hastalar mesleklerini sosyal hayatlarını bırakmak zorunda kalabilmektedirler. Korkuların ve yaşananların ciddiye alınmaması ise ailevi ilişkilerin zedelenmesine dahi yol açabilmektedir. İzole bir hayat yaşayan hastaların durumu ise ağırlaşmaktadır.
Belirtileri
Göğüs ağrısı
Hızlı ve şiddetli kalp çarpıntısı
Nefes darlığı; boğulacakmış gibi olma hissi
Diz ve bacaklarda güçsüzlük
Bulantı, karın ağrısı ya da ishal
Baş dönmesi, bayılacak gibi olma
Ölüm korkusu
Delirme korkusu, çıldıracakmış gibi olma
Sürekli tansiyon ölçme, ölçtürme
Midede rahatsızlık,mide bulantısı.
Tedavi
Panik atak tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Hastaya öncelikle hastalığı nasıl kontrol edebileceği öğretilmektedir. Bunu başarabilen hasta ilerleyen zamanlarda panik atağı tamamen hayatından çıkartabilmektedir.
Panik atak tedavisindeki en büyük sorun hastanın fiziksel bir rahatsızlığı olduğuna inanması ve bu nedenle psikolojik desteği geç aramasıdır. Yapılan araştırmalar, panik atak tanısı konulan hastaların yüzde yetmişinin hastalığın ne olduğunu bulmak için en az on doktora gittiğini göstermektedir. Birçok defa tam sağlık denetimi (check-up) yaptırmış ve gereksiz bir sürü ilaç kullanmış olan hasta doğru yere geldiğinde panik atak teşhisi koymak ise kolay olmaktadır.
Sadece psikiyatristler tarafından tedavi edilen ve dönem dönem ilaç kullanılmasını da gerektiren tedavi aşamasında hastanın doktoruna güvenmesi çok önemlidir. Güven duyulan ve rahat hissedilen bir uzmana gidilmesi tedavi sürecini hızlandırabilmektedir.
Tedavi sırasında nefes ve rahatlama egzersizleri, atağın üstüne gitme teknikleri ve kas gerginliğini yok etmeye yönelik alıştırmalar hastaya öğretilmekte ve uygulanmaktadır.
Panik atağın bir hastalık olduğu kavranmalı, buna göre tedaviye devam edilmelidir.
MEME KANSERİ
Meme kanseri, yayılmadan önce, erken tesbit edilirse,hasta %96 yaşam şansına sahiptir. Her yıl 44000'de bir kadın meme kanserinden ölmektedir.
Meme kanserine karşı en iyi koruyucu yöntem erken teşhisdir.
Meme kanserinin birçok tipi vardır. En sık rastlanan duktal karsinoma, memenin süt kanallarında başlar. Meme kanseri memenin dışına yayıldığında koltuk altındaki lenfatik nodüller en sık görülen yayılım yerleridir. Kanser hücreleri memenin diğer Lenf Nodlarına, Kemiğe, Karaciğer ve Akciğere yayılabilir. Her kadın meme kanseri gelişme riskine sahiptir. Gerçekte meme kanseri gelişen kadınların çoğunda risk faktörleri belli değildir.
Meme kanseri riskini arttıran faktörler
50 yaş üzerindeyseniz
Yakın akrabalardan biri meme kanseriyse, (anne veya kızkardeş meme kanseri ise, 2-3 misli daha fazla)
Daha önceden diğer memenizde kanser tespit edilmişse
Adet görmeye 12 yaşından önce başlamış iseniz
Hiç gebe kalmamışsanız
Adet görmeniz 50 yaşından sonra da devam ediyor ise
Araştırmalar, meme hücreleri içerisinde, meme kanser riskini artıran bazı genler olduğunu göstermektedirler. Genetik değişiklikler, aileden (herediter) olabilir veya hayat boyu gelişebilirler. Meme kanseri genellikle tek bir hücrede başlar. Günümüzde meme kanserinin nedeni ve nasıl gelişim göstereceği tam olarak bilinmemektedir.
Meme kanseri kompleks bir hastalıktır. Her vaka birbirinin aynısı değildir. Meme kanserinin içinde bulunduğu evreye "stage" denir. Gerçek stage'in bilinmesi, doktorun tedavi planını yapmasını sağlayacaktır.
Hayatınızda meme kanserine sebep olacak herhangi bir yanlış yapmamış olsanızda başınıza bu hastalık gelebilir.
Meme kanseri bulaşıcı değildir, başka bir hastadan size bulaşmaz.
Meme kanseri, stresle veya memeye travmayla (darbeyle) meydana gelmez.
Meme kanseri gelişen çoğu kadının risk faktörü veya ailesinde hastalığa ait bir hikaye yoktur.
18 Temmuz 2008 Cuma
Folik Asit
(Folsäure)Folik asit (Folat-polisin, C19H19N7O6): B grubundan bir vitamindir(B 11 veya B 9). Yeşil yapraklarda yaygın olarak bulunduğundan bu ad verilmiştir. Çünkü Latincede folum yaprak manasındadır. Mitchell ve arkadaşları bu vitamini 1941 yılında ıspanak yapraklarında keşfettiler.
Özellikleri
Kimyaca adı pteroil glutamik asit (PGA)tır. Bc faktörü de denir. Bu madde suda mızrak şeklinde kristallenen portakal sarısı renginde bir katıdır ısıtılmakla erimez, fakat 250°C'de esmerleşerek bozunur. Serbest asit halinde az, fakat sodyum tuzu halinde suda çok çözünür. Bazik ve nötr çözeltilerinde ısıya pek dayanıklı değildir.
Eksikliği
Eksikliği sonucu megaloblastik kansızlık meydana getirir. Tropikal bölgelerde çok rastlanır. Bu eksikliğin başlıca sebebi protein-kalori eksikliğine dayanmaktadır. Normal beslenen insanlarda ancak sindirim bozukluğunda ve gebelikte görülebilir. Sarada kullanılan ilaçlar verilirken de bu vitaminin verilmesi gerekir. Bazı antibiyotikler (mesela Trimetoprim + Sulfamid kombinonyonları) bu vitamini yok edebilmektedir. Bira, şarap, rakı vs. fazla içen kimselerde bu vitamin eksikliği oldukça sık görülmektedir.
100 Gram Gıdadaki Folat Miktarı
Gıda Serbest (mg) Toplam (mg)
alabalık - 870
fıstık - 280
piliç eti - 250
ıspanak 170 200
maydanoz - 170
karaciğer - 140
brokoli - 111
lahana - 100
böbrek 60 80
esmer ekmek 15 50
beyaz ekmek 8 30
portakal 13 24
marul 20 20
muz 10 20
yumurta 10 20
sığır eti 4 7
elma / üzüm 3 6
koyun / tavuk eti 3 6
pişmiş yumurta 2 5
Sindirimi
Bu vitamin, ince barsak epitelinde bulunan bir karbonksipeptidaz enziminin yardımıyla, besinlerde bulunan poliglutamil şeklindeki folatlar parçalanarak serbest folat şeklinde ince barsakların üst kısımlarından emilir. Bu arada bazı değişikliğe uğrayarak kanda metil tetrahidrofolat şeklinde bulunur. Karaciğerde de bu şekilde depo edilir. Bu depo 5 mg kadardır. Barsakta da ayrıca bir miktar üretilir. Bir karbon atomlu köklerin, moleküller arasındaki geçişlerinde önemli rol oynar. Bazı amino asitlerden aldığı köklerin pürin ve pirimidin sentezinde kullanılır. DNA'nın sentezinde vazife alır. Bu vazifeyi yapabilmesi için bu vitaminin 5,10- metiltetrahidrofolat halinde olması gerekir. Bu geçiş ise B12 yokluğunda mümkün olmaz. Buna göre megaloblastik kansızlığa, B12'nin, dolaylı olarak tesiri vardır.
Folik asit, megaloblastik kansızlığın tedavisinde günde 5-10 mg vererek kullanılır. Tedaviye demir de katmak gereklidir. Çocuklara koruyucu olarak 0,5 mg bu vitaminden verenler vardır. Keçi sütü bu vitamin bakımından fakirdir. Bu sütle beslenen çocuklara bu vitamin de ilave edilmelidir. Sara hastalarına bu vitaminin B12 ile birlikte gerektiği zaman verilmesi uygun olur.
Günlük ihtiyaç ve kaynakları
Bu vitaminden günlük olarak serbest folat üzerinden 200, toplam folat üzerinden ise 300 mikrograma ihtiyaç vardır. Günde 100 mikrogram olanlarda bile eksiklik görülmemektedir. Gebelikte ihtiyaç % 50 kadar artar. Bu vitamin nebati ve hayvani gıdaların bir çoğunda bulunur.
E vitamini
E vitaminin yapısıE1 vitamini tokoferol, yani esas E vitamini iken, tokotrienol ise E2 vitaminidir. Tokoli de E3 vitaminidir fakat çok nadir rastlanır.
Tokokabas ( E4 ) ise artık görülmemektedir. Mısır yağında bulunurdu fakat besin değerleri tablolarında günümüzde pek rastlanmamaktadır.
Artık görülmeyen E vitaminleri de şunlardır:
Tokozet ( E7 ) hayvansal yağlarda bulunur iken, Tokor-B ( Tokorebo ) ise ( E13 ) dur. Yağlarda bulunmaz. Kozmetik ürünleri, sebzeler ve kırmızı ette bulunur. Bu Tokokabas,Tokozet ve Tokor-B 1800'lü yıllarda bir tesadüfken,şimdi de tesadüf yani görülmemekte.
E vitamini sinir sisteminin, kasların, hipofiz ve sürrenaller gibi endokrin bezlerin ve üreme organlarının fonksiyonları için önemlidir. E vitamini, biyolojik bir antioksidan olup, atardamar hastalıklarının ve kanserin önlenmesi için gereklidir.
Ayrıca nükleik asit metabolizması, askorbik asit sentezi, ve kükürtlü aminoasit metabolizmasında rol oynar. Mitokondrilerdeki lipidin oksidatif parçalanmasını önleyen Vitamin E keratin fosfat, adenozin trifosfat gibi yüksek enerjili fosfat bileşiklerinde fosforilasyon işlevini düzenler.
Sekiz farklı fakat birbirleriyle bağlantılı molekül ailesinden oluşur. Kan dolaşımını ve normal kan pıhtılaşmasını güçlendirir. Dokuların onarımı için gereklidir, bazı yaraların etrafında iz oluşma ihtimalini azaltır. Yüksek kan basıncını azaltır, kataraktı önler, atletik performansı geliştirir, bacaklardaki krampları açar, kılcal damar duvarlarını güçlendirirken sağlıklı sinirler ve kaslar oluşturur. Ayrıca sağlıklı bir deri ve cilt için gereklidir. Anemi ve prematüre (erken-doğum) bebeklerde oluşan göz bozukluluklarına karşı vücudu korur, yaşlanmayı geciktirir ve yaşlılık lekelerini önleyebilir. Ayrıca, yaşlanmaya bağlı hafıza kayıplarını önlemede etkilidir.
Birbiriyle ilgili birçok bileşik, E vitamini etkisi gösterir. Hemen hemen tüm vitaminler gibi E vitamini eksikliği de normal büyümeyi engeller ve bazen böbrek hücrelerinin bozulmasına neden olur. E vitamini yokluğunda hücrelerde doymamış yağ asitleri azalır ve mitokondrilerde, lizozomlarda ve hatta hücre zarı gibi organellerde anormal yapısal ve işlevsel değişiklikler görülür.
Antioksidan fonksiyonları
α-Tokoferol, zarlarda yaklaşık 1 moleküle 1000 lipid molekülü oranında bulunur. Fitil kuyruğu sayesinde, yüzeye yakın olan aktif kroman halkasıyla birlikte zar alt tabakasında konumlanmak gibi eşsiz bir yeteneğe sahiptir. Bu hem lipid antioksidanı olarak iş görmesine hem de diğer antioksidanlarla etkileşime geçerek oksitlenmiş halinden kendi haline yeniden dönüşmesine imkan sağlar. Diğer antioksidanlarla, özellikle de suda çözünenlerle sinerjisi, antioksidan sistemin önemli bir özelliğidir.
Tokoferoller ve tokotrienoller, peroksi radikallerinin yanı sıra, singlet oksijen ve diğer reaktif türleri ve serbest radikalleri de yakalar. E vitamininin azotlu reaktif türleri üzerindeki antioksidan etkisi gitgide daha fazla dikkat çekmektedir. Biyolojik sistemlerde, azotmonoksidin (NO) oksijenle reaksiyonundan azotdioksit (NO2) elde edilir. α-Tokoferol NO2 ile reaksiyona girer fakat bu γ-tokoferolle olmaz. Aksine, γ-tokoferol NO2'yi NO'ya dönüştürür.
E vitamininin sağlığa yararları:
Hücrelerin oksidatif tahripten korunması
LDL'nin oksidasyondan korunması
Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi
Göz merceği, sinir dokusu, kan damarları, kıkırdak vb. özel dokuların oksidatif tahribinin azaltılması
HMG-CoA redüktaz enziminin inhibisyonu yoluyla kolesterol sentezinin azaltılması
Vitamin E gerekliliği
E vitamininin birinci fizyolojik rolü biyolojik antioksidan olmasıdır. E vitamininin antioksidan fonksiyonu diyetteki çoklu doymamış yağ asitlerinin (PUFA) oksidasyonunun önlenmesidir. Gerekli olan E vitamininin miktarı yağ asidinin çifte bağ sayısı ile artan PUFA'nın otoksidasyon ihtimaline bağlıdır. İnsan ve hayvanlar üzerinde yapılan çok sayıdaki çalışma raporuna göre alınan PUFA'nın gram başına gerekli E vitamini miktarı PUFA'nın oksidatif zararlarından korunmak için 0,4-0,8 mg'dır. Uzun zincirli PUFA'ca zengin diyetlerde vitamin E gerekliliği çok daha yüksek olmalıdır.
E vitamini eksikliği
1920'lerin başlarında yapılan bir gözlem, sonradan E vitamini diye adlandırılan bir beslenme faktörünün, farelerde fetus emilimini önlemek için gerekli olduğunu ortaya koydu. Sonradan onun erkek hayvanlarda normal üretkenlik için gerekli olduğu ortaya çıkarıldı. Son olarak E vitamini eksikliği birçok patolojik durumla ilişkilendirildi. E vitamini eksikliği her hayvanda başka etki göstermektedir. Tavşan ve maymunların erkeklerinde kısırlık, hindilerde kanama, maymunlarda hemolitik anemiye vs. sebep olmaktadır.
İnsanda E vitamini eksikliği:
Doğada ve besinlerde oldukça bol olan E vitamini eksikliği insanlarda çok az görülür. Çok az sayıda rapor insanlarda E vitamini yetersizliğini bildirmektedir. Günde yalnız 2-3 mg tokoferol 1-2 yıl süre ile verilirse yetişkin insanlarda E vitamini yetersizliği semptomları (eritrositlerde peroksidatif hemoliz) gözlenmektedir. Kalıtsal E vitamini yetersizliği olan hastalarda yürümede zorluk, konuşamama, ilerleyen beden hareketleri bozukluğu (ataxia) gibi şiddetli nörolojik semptomlar rapor edilmiştir. Yağla yetersiz beslenmelerde nöromuskular bozukluklar 10-20 yıl sonra, çocuklarda yetersiz beslenmelerde belirtiler çok daha kısa sürede görülür. Erken doğan bebeklerde E vitamini eksikliğine bağlı olarak hemolitik anemi görülür. E vitamini yağda eriyen bir vitamin olduğu için sindirim esnasında yeterince yağ alınamadığı zaman E vitamini eksikliği görülür ki, bu da kandaki eritrositlerin ömrünün kısalmasına yol açar. E vitamini eksik olan kimselerin eritrositleri bazı oksidan maddelere karşı dayanıksızıdr. Vitamin E yetersizliğinin immün sistemi üzerinde etkili olduğu rapor edilmiştir.
E vitamini fazlalığı
E vitamini fazlalığında, mide bulantısı ve sürekli kusma ya da nadiren mide ağrıları görülür.
Benzerleri ve türevleri
E vitamininin benzerleri de iyi antioksidanlardır. Osawa 1991'de, tokoferol ve sinnamik asidden türetilen yapısal elementleri içeren A ve B prunusoller tanımlamıştır. Yapısal zeminde parçaların hiçbirinden güçlü antioksidan aktivite beklenmemesine rağmen etanolde otookside olan linoleik asidle yapılan testlerde bileşikler BHA ve diğer tokoferol türevleriyle karşılaştırılabilir özellikler göstermiştir.
E vitamini kaynakları
sebzelerde 90
sıvı yağlarda 50
tahılda 45
yumurtada 10,7
margarinde 10,2
fasulyede 9
koyun ve sığır etinde 1,7
tereyağında 1,6
tavukta 1,6
Katarakt
İnsan gözündeki kataraktKatarakt, göz içindeki lensin saydamlığını kaybederek opak bir görünüm alması durumudur.
Göz kameraya benzeyen optik bir sistemdir. Dışarıdan gelen ışık ve görüntülerin görme merkezine net olarak ulaşabilmesi için, önce gözün en dış saydam tabakası olan korneada, sonra gözün içindeki lens tabakasında kırılması gerekir. Normal şartlarda bu iki tabaka da saydam yapıdadır. Katarakt göz içindeki lensin saydamlığını kaybederek opak bir görünüm alması durumundadır.
Türleri
Birçok tipi olmakla birlikte, kataraktlar genel olarak 3 ana grup altında incelenebilirler:
Yaşa bağlı kataraktlar
Doğumsal kataraktlar
İkincil kataraktlar: Bazı ilaçların uzun süreli kullanımı (kortizon gibi), darbeler, metobolik hastalıklar (diyabet gibi) sonucunda oluşanlardır.
Ortaya çıkışı
Katarakt en sık yaşa bağlı olarak ortaya çıkar. Bilinen bir sebebi olmamakla birlikte beslenme, ültraviyole ışınları gibi birçok risk faktörü bulunmaktadır. Lensin opaklaşmasının durumuna göre hastalar önceleri uzak ya da yakın görme bozukluğundan şikayet ederler. Opaklaşma arttıkça hem uzak hem de yakın görmeler hastanın sosyal yaşantısını rahatsız edecek şekilde azalır.
Tedavisi
Katarakt tedavisi cerrahidir. Hangi cerrahi teknikle yapılırsa yapılsın şeffaflığını yitiren lens tabakası alınarak yerine suni bir göz içi merceği yerleştirilerek ameliyat yapılır. Göz içine mercek konulmazsa hastalar cerrahi operasyon sonrasında yüksek numaralı gözlük veya kontakt lens kullanmak zorunda kalırlar
MİYOPİ(GÖZ KUSURU)
Tanım
Miyopide odak noktası, ve içbükey mercek ile düzeltilmesiBulgular
Miyopi kendini genellikle okul çağlarında belli eder, miyopi yetişkinlik dönemine kadar bir miktar artış gösterebilir. Genellikle çoçukların net görmediklerine ilişkin bir yakınmaları yoktur, daha çok sınıfta tahtayı göremediklerinde fark edilirler. Miyopi ergenlikten sonra genellikle fazla değişmez, ancak dejeneratif miyopi denilen durumda miyopi erişkin yaşamda da artmaya devam edebilir.
Tedavisi
Miyopinin tedavisinde kalın kenarlı –içbükey- camlar kullanılır. Bu mercekler göze gelen ışınların yayılmasını sağlayarak, görüntünün retinada net bir şekilde oluşmasını sağlarlar. Bu amaçla kontakt lensler de kullanılabilir. Aynı optik özelliklere sahip kontakt lensler de kırma kusurunu düzeltmek için kullanılabilir. Kornea üzerine yapılan fotorefraktif keratektomi (photorefractive keratectomy, PRK) ve lazer eşlikli in situ keratomileusis (Laser Assisted In Situ Keratomileusis, LASIK) son yıllarda popülerlik kazanmış bazı tedavi yöntemleridir.
17 Temmuz 2008 Perşembe
AKNE
Akne, yüz, omuzlar, sırt ve göğüsteki yağ bezleriyle ilgili kronik bir deri hastalığı. En çok 14-20 yaşlar arasında görülür ve bu hastalığın tipik belirtileri olan siyah noktalar, sivilceler, gençlerin bu en hassas devirlerinde genellikle psikolojik rahatsızlıklara yol açar. Yağ bezlerinin kanalında bir tıkaç oluşur ve bu tıkacın başı sertleşip siyahlaşır. Bazen, kanal tıkalı olduğu halde, bez yağ salgılamaya devam eder ve böylece içi yağ dolu bir kist oluşur. Siyah noktalara tıpta komedon adı verilir. Komedon oluştuktan sonra, normalde de cildimizde bulunan propionibacterium acnes adlı bakteri buraya yerleşir ve akne oluşumuna katkıda bulunur.
Genellikle akne ergenlik döneminde başlar ve 16 yaşındaki gençlerin %83'ünde farklı klinik derecelerde akne vardır. Akne insidansı %30 ile %66 arasında değişmektedir. Kızlarda en sık 14-17 yaşları arası, erkeklerde ise 16-19 yaşları arasında görülmektedir. Gençlerin %15'inde majör akne denilen klinik form, %85'inde ise daha hafif olan minör form görülmektedir. Erken ergenlik dönemdeki gençlerin hemen hemen %80'inde komedonlar gözlenmektedir. Aknenin hangi yaştan itibaren kendiliğinden gerilediğine dair fazla yayın yoktur. Ancak genellikle 20'li yaşlardan itibaren gerilemeye başladığı bilinmektedir. Bununla beraber 40 yaşına kadar tedaviye ihtiyacı olan hastalar da mevcuttur. Bu hastaların çoğunu kadınlar oluşturmaktadır.
Genetik Faktörler
Aknenin kalıtımla ilişkisine sıklıkla değinilmektedir, bununla beraber elde kesin denilecek kanıtlar bulunmamaktadır. Tek yumurta ikizleri ile yapılmış bazı çalışmalarda ikizlerin %97.9'unun her ikisinin de akne şikayeti olduğu saptanmıştır. Ancak ayrı yumurta ikizleri ile aynı çalışma tekrarlandığında bu oranın %45.8'e düştüğü görülmüştür. Ayrıca, tek yumurta ikizlerinin bile sebum salgılama hızları yakın bulunmakla beraber akne lezyonlarının yaygınlık ve derecelerinin aynı olmadığı gösterilmiştir. Bu da genetik bir yatkınlık zemini olmakla beraber akne gelişimi ve yaygınlığını etkileyebilecek dış etkenlerin de önemli olduğunu göstermektedir. Ayrı yumurta ikizlerinde ise sebum salgılama hızları da akne gelişme sıklık ve şiddetleri de farklılıklar göstermektedir.
Bazı dermatologlar aknenin tek bir hastalık olmadığını, klasik tanımı aşan, geniş spektrumu olan bir durum olduğuna inanmaktadır. Gerçekten de hastaların bir kısmı sadece yüz bölgesindeki lezyonlardan yakınmaktadır, bir kısmının ise yüzünde hiç akne yokken gövdede akne lezyonları mevcuttur. Bazı hastalarda inflame lezyonlar çoğunlukta iken bazılarında ise durum tam tersidir. Bir grup hastada çok yağlı bir cilt ve tek tük lezyonlar görülürken, bir kısmında ciddi akne ve çok daha az yağlanma görülebilmektedir. Bu bulgular hastanın yaşının, aknenin süresinin ve aynı zamanda genetik bir yatkınlığın da bu tabloda etkili olabileceğini göstermektedir.
Akneli hastalarda yapılan çalışmalar, ailede akne öyküsünün çok sık bulunduğunu göstermiştir. Dikkat çekici bir bulgu olarak, bir çalışmada akneli hastalar ve yakınlarında egzama görülme sıklığının normal kontrollere göre anlamlı şekilde düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu, genellikle yağlı cildi olan akneli hastaların, kuru cilde sahip olan atopik hastalara göre egzemadan daha fazla korunduğunu gösterebilir.
Irk Etkisi
Akne ile ırk arasındaki ilişkileri gösteren çok fazla araştırma olmamakla beraber, A.B.D'de zencilerde beyazlara göre aknenin daha az görüldüğü saptanmıştır. Tokyo ve Yokoham'da yapılan bir çalışmada ise Japonlar'da aknenin beyazlara göre daha az görüldüğü tespit edilmiştir.
Hormonal Etki ve Androjenler
Androjenlerin sebase bez gelişimi ve sebum üretiminde etkili oldukları bilinmektedir. Ayrıca androjenler aknede görülen foliküler hiperkeratinizasyondan da sorumlu tutulmaktadır ve bunu kanıtlayan bir olgu olarak anti-androjen tedavi görmüş kadın hastalarda foliküler tıkaçların azaldığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarda ciddi kistik akneli kızlarda yüksek serum androjen düzeyleri görülebildiği ve bunların konjenital adrenal hiperplazi, over ya da adrenal tümörü veya polikistik over sendromu gibi endokrin bozukluklarının da olabildiği tespit edilmiştir. Buna rağmen akne hastalarının büyük çoğunluğunda serum androjenleri normal düzeylerde bulunmaktadır. Normal kontrollerle karşılaştırıldığında akneli hastaların değerleri daha yüksek olabilmektedir ancak normal sınırlar içindeki yerini korumaktadır. Genellikle tedavilere rezistan yaşlı kadın hastalarda yüksek androjen düzeylerinden şüphelenilmesinin doğru olacağına inanılmaktadır, ancak tüm akneli hastalarda hormonal etkiler olacağını düşündürecek yeterli bulgu bulunmamaktadır. Testosteron 5-alfa redüktaz enzimi yardımıyla dihidrotestosterona dönüşmektedir. Bu dönüşümde sorumlu enzimin akne patogenezinde rolü olabileceği son yıllarda düşünülmüştür. Akneli hastalardan alınan cilt biyopsilerinde artmış 5-alfa redüktaz tespit edilmiştir.
Diyet
Uzun yıllar boyu dermatologlar aknenin diyetle yakın ilişkisi olduğuna inanmış ve diyet kısıtlamalarını tedavi programlarına eklemişlerdir. Yağlı yiyecekler,çikolata, kuruyemiş sıklıkla suçlanmış olan yiyecekler arasında idi. Son yıllarda yapılan çok sayıda yayın ise bunun yanlış olduğunu göstermiştir. Çikolatanın aknenin ciddiyetini ya da sayısını artırıcı etkisi ispatlanamamıştır.
Deneysel olarak diyetteki ekstrem değişiklikler sebum salgılanmasında değişiklikler yapmaktadır. Örneğin düşük kalorili diyetlerin 7-10 gün içinde sebum salgılanma hızını düşürdüğü gösterilmiştir. Aynı zamanda sebumun yapısında da değişikliklere yol açmış, skualen miktarını artırmış, diğer majör yağ komponentlerinin ise azalmasına yol açmıştır. Yapılmış bir başka çalışmada ise aknenin şiddeti ile alınan total kalori, diyetteki yağ, karbonhidrat, protein, mineral veya vitamin dağılımı arasında bir ilişki gösterilememiştir. Kısacası, akne ile diyet arasında eskiden olduğuna inanılan yakın ilişki kanıtlanamamıştır.
Son yıllarda akneli hastaların diyetlerinde çikolata, tatlı, şeker, süt ve yağlı yiyeceklerin kısıtlanması yeniden gündeme gelmiştir. Hastaların bir kısmının bazı yiyeceklerden sonra aknelerinin arttığını ifade etmesine rağmen bu uygulamaları haklı gösterecek yeterli bilimsel dayanak bulunmamaktadır. Bununla beraber hastaların inançları ciddiye alınarak kendilerinin zararlı hissettiği yiyeceklerden kaçınmaları önerilebilmektedir.
Hava Koşulları
Geçtiğimiz uzun yıllar boyunca dermatologlar güneş ışığını akne tedavisinde kullanmışlar ve bu amaçla yapay ultraviyole kullanmışlardır. Emin olunan tek nokta güneş ışıklarının akne lezyonları ve izlerini çok iyi kamufle ettiğidir. Bunun dışında güneş ışığının cilt yüzeyindeki bakterileri baskıladığına ve hafif soyulmaya yol açarak gözeneklerdeki tıkaçları da açabildiğine inanılmıştır. Ancak bu iddialar hala kanıtlanamamıştır. Bazı hastalar aknelerinin yazın daha iyi durumda olduğunu söylemektedir ancak bunun nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Ayrıca şikayetleri yazın artan hastalar da bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda UVB'nin komedon oluşumunu artırdığı ve bunun da akne şiddetini artırdığı gösterilmiştir. Ayrıca yazın gidilen sıcak ve nemli bölgelerin foliküler oklüzyonu artırdığı bilinmektedir.
Psikolojik Faktörler
Akne için, pek çok cilt hastalığında olduğu gibi, stres bir etiyolojik faktör olabilmektedir. Ayrıca hiç şüphesiz akneye bağlı gelişen anksiyete ve depresyon da özellikle hastalık süresi uzadıkça hastalarda bir sosyal uyum sorunu yaratmaktadır.
Yapılan bir çalışmada stresin tek başına akneyi başlatan bir faktör olmadığı gösterilmiştir. Diğer yandan akneye yatkınlığı olan kişilerde stresin aknenin şiddetlenmesine yol açtığı tespit edilmiştir. Tıp öğrencileri ile yapılan bir başka çalışmada sınav dönemi stresinin aknenin şiddetlenmesine ve/veya tekrarlamasına yol açtığı saptanmıştır. Stresin adrenal steroid salınımını stimüle ettiği, bu hormonların da sebase gland aktivitesini artırdığı ve buna bağlı olarak aknenin şiddetlendiği düşünülmektedir.
Korunma ve Tedavi Yöntemleri
Yorgunluk ve stresin; stres hormonlarını ve dolaylı olarak yağ yapımını artırdığı bilinmektedir. Uyku esnasında cilt beslenmekte ve kendini yenilemektedir. Bu yüzden erken yatmaya özen gösterin, yorgunluk ve stresten kaçının.
Egzersiz herşeyden önce genel sağlığınız için çok yararlıdır. Kan dolaşımını hızlandırır ve cildinizin de aralarında bulunduğu hayati organlarınıza daha fazla oksijen gitmesini sağlar. Egzersizden sonra yüzünüzde biriken ve bakteriler için ortam yaratan yağ ve teri mutlaka dikkatlice yıkayın. Aksi takdirde aknelerin artması mümkündür.
Su, vücudumuzdaki ve cildimizdeki hücrelerin içeriğinin önemli bir bölümünü oluşturur, toksinleri vücudumuzdan atmamızı kolaylaştırır ve besinlerin vücutta taşınmasını sağlar. Su içmek aknelerinizi yok etmez ama cildinizin sağlığını korumaya yardımcı olur.
Eğer mümkünse saunalardan ve yağlı yemeklerin pişirildiği sıcak ve havalandırması olmayan mutfaklardan uzak durun. Bu tür ortamlardaki çok miktarda partikül içeren kirli hava ve aşırı terleme cildinizdeki gözeneklerin tıkanmasına neden olarak cilt sağlığınızı olumsuz yönde etkileyebilir.
Aknelerden etkilenmiş ciltlere gözenekleri tıkayıcı ve tahriş edici yağlar ve kozmetikler sürmeyin.
Akneleri sıkmayın, üzerindeki deriyi ve iltihaplı kısımları koparmayın. Ellerinizi sık sık yıkayın. Zaman zaman çok güçlü bir istek duysanız bile aknelerinizi sıkmamaya çalışın. Okurken, televizyon izlerken ya da ders çalışırken ellerinizi yüzünüzden uzak tutun.
Yüzünüzü günde iki defa dermatoloğunuzun önerdigi bir sabunla yıkayın. Havlunuzu her gün değiştirin. (Nemli havlu bakterilerin üremesi için çok uygun bir ortamdır). Spor yaptıktan hemen sonra mutlaka yıkanın.
Haftada en az iki kez saçınızı yıkayın. Uyurken saçlarınızı yüzünüzden uzak tutmaya çalışın. Gün içinde saçlarınızı yüzünüze değmeyecek şekilde toplayın.
Aşırı güneşlenmeyin. Fazla güneş ışığının cilt sağlığını genel olarak olumsuz etkilediği ve sıklıkla akne lezyonlarını artırdığı bilinmektedir.
Traş: Krem yerine traş jeli kullanın. Traş makinası kullanmayın, onun yerine iki ya da üç bıçaklı traş bıçakları kullanın. Sakalların büyüdüğü yöne doğru traş olun. Sakalların yumuşamasını sağlamak için duş alırken ya da duştan hemen sonra traş olun.
Sık sık traş olun. Sakal uzamaya başladığında, kıllar, akne iltihabının artmasına neden olabilir. Bu yüzden sık sık traş olmak gerekli.
Traş Sonrası Bakım: Kullandığınız "after shave" parfüm içermemeli. Akneli cilt, "after shave"lerin içerdiği alkole karşı duyarlıdır. Akne kremlerinde az miktarda bulunan alkol, cildin pul pul dökülmesine ve kurumasına neden olabilir. En iyisi alkolsüz tonikleri tercih etmektir.
Spordan Sonra Bakım: Ergenlik çağındakiler genellikle, katıldıkları sportif faaliyetlerin yoğunluğu yüzünden fazla terlerler. Bu bakımdan, hijyene özel bir önem vermeleri şarttır. Terlemenin ardından yüzün mutlaka yıkanması ve akneye karşı özel sabunlar kullanılması gereklidir.
Makyaj: Makyaj için taban oluştururken hafif ve doğal bir zemin yapın. Alerji oluşturmayan, yağsız ve alkolsüz ürünler deneyin. Ağır makyaj, gözenekleri tıkar ve aknenizin daha kötü olmasına neden olur. Onun yerine hafif ve mat bir kapatıcı tercih edin. Cildinizle uyumlu bir tonda kapatıcı kullanın. Böylece cildinizdeki kırmızı lekeleri kapatmış olursunuz. Bu yöntemi sadece çok özel durumlarda deneyin. En doğrusu gözenekleri kapatmamaktır.
Piyasada bulunan pek çok yağlı, komedon yapıcı ürün aknenizi şiddetlendirebilir. Eğer yağlı bir cildiniz varsa komedon oluşturmayan (non-komedojenik) ürünleri seçmeniz gerekir. Özellikle su ve yağ çözeltilerinden oluşan, kaolin ve talk gibi yağları emen maddeler içeren ürünleri kullanmanız çok daha iyi sonuçlar verecektir. Ayrıca aknelerini kapatmak için akne tedavi edici madde içeren renkli kremlerden faydalanabilirsiniz. Akneleri kapatmaya çalışmanın yanı sıra, dikkati cildinizden başka bir yere çekin. Renkli bir maskara, eyeliner ve hafif bir far işe yarayacaktır. Dudaklarınızı belirginleştirmek için de parlatıcı kullanabilirsiniz. Eve döndüğünüzde cildinizi iyice temizleyin ve yüzünüzde makyaj kalmadığından emin olun. Gülümsemeyi unutmayın. Hiçbir akne gülüşünüzdeki güzelliği perdeleyemez.
Dermatoloğunuzla olan randevularınızı düzenli olarak takip edin. Nelerin denendiğini ve nasıl sonuç verdiğini kaydedin. Sakın tedaviyi yarım bırakmayın.
PİLATES
Pilates Metodu veya Pilates yirminci yüzyılın başlarında Joseph Pilates (1880-1967) tarafından geliştirilmiş fiziksel fitness sistemi.
Joseph Pilates Pilates metodu üzerine en az iki kitap yazdı: Return to Life through Contrology ve Your Health: A Corrective System of Exercising That Revolutionizes the Entire Field of Physical Education.
Pilates metodunun zihnin kaslar üzerindeki kullanımını desteklediği için Contrology (Kontrol bilimi) olarak adlandı. Pilates, bedenin dengeli tutulmasına yardımcı olan ve omurgayı desteklemekte önemli işlevi olan temel kaslar üzerine yoğunlaşılan bir egzersiz programıdır. Nefes egzersizi teknikleri de yer almaktadır.
Tarihi
Yunan asıllı bir alman olan ve 1880'de Almanya, Mönchengladbach'da doğan Joseph Pilates kayak, jimnastik, su dalgıçlığı, savaş sanatları gibi pek çok egzersize ilgi duymuş ve bedeninin koşullarını üst düzeyde geliştirmişti. Gençliğinde fitness kartlarında modellik yapardı. I. Dünya Savaşından önce İngiltere'ye seyahati sonrasında boksörlük yaptı ve sirklerde çalıştı. Savaş sırasında POWlara katıldı. Ülkesinde bakım eğitimi aldığından savaş sırasındaki bazı kurbanların rehabilitasyonunda çalıştı ve onların iyileşmesi için çeşitli yolları araştırmaya başladı. Böylelikle kontrollü bir çevre içinde uygulanabilecek bir seri hareket geliştirdi. Uygulayıcı hastane yatağında bu hareketleri yapmaktaydı. Savaş sonrası Almanya'ya döndükten sonra Pilates, profesyonel borsörleri, ağırsiklet şampiyonu Max Schmelling ve polis memurlarını eğitmeye başladı. Daha sonra Amerika'ya hareket ettiği ve 1926'da karısı Clara ile New York şehrinde kendi eğitim stüdyosunu açtı. Joseph Pilates 1967'de öldü.
Egzersiz sistemi
Pilates'de her bir egzersizin çok kez tekrarı yerine daha az sayıda, tam, kontrol ve belirli bir biçim içinde uygulanması tercih edilir. Joseph Pilates 500 belirli egzersiz tasarladı. Ona göre zihinsel ve fiziksel sağlık birbiri için gerekliydi. Hareketler akıcıydı ve nefes, kontrol ve konsantrasyonla birleştirilmişti. Sonuç artan esneklik, güç, beden farkındalığı, enerji ve gelişmiş zihinsel konsantrasyondur. Pilates ayrıca daha iyi sonuçlar alabilmek için egzersizinin beş ana aletini de tasarlamıştı. Karın, alt sırt ve kaba etler vücudun geri kalanının özgürce hareket etmesi için destekleniyor ve güçlendiriliyor Pilates programında.
Pilates uygulayıcıları eğitimlerinde, güç ve esneklik inşa edebilmek için kendi vücut ağırlıklarını kullanmaktadırlar. Bunu yüksek düzeyde kardiovasküler egzersiz üzerine yoğunlaşmadan gerçekleştirmeyi hedeflerler. Günümüzde Pilates pek çok fizyoterapist tarafından rehabilitasyon sürecinin bir parçası olarak kullanılmaktadır.
Faydaları
Vücudun duruşunu düzeltir. Daha doğru nefes tekniği öğrenmeye yardımcı olur. Bayanlarda hamilelik sonrasında mide bölgesinin düzelmesi için iyi sonuçlar verir. Bel ve sırt ağrılarının oluşmasını önlemeye katkısı bulunmaktadır. Vücuda faydasından başka stresten uzaklaşma için idealdir.
Pilates egzersizlerinin amacı; karın ve sırt bölgelerini eşit oranda güçlendirip, vücudumuzun üst kısmında sağlam bir iskelet oluşturmaktır. Pilatese göre vücut merkezi, derindeki kaslarla bel kemiğine en yakın kaslardan oluşur. Klasik egzersizlerde zayıf kaslar zayıflama, güçlü kaslar güçlenme eğilimindedir. Bu da dengesiz adale yapısına, kronik bel ağrısı ve sakatlıklara yol açabilir. Pilates’te kas yapısı bir bütün haline getirilir. Kilo vermeseniz de ince görünürsünüz. Sakatlanmaları zorlaşır. Dayanıklılık artar, metabolizma hızlanır..
13 Temmuz 2008 Pazar
DOĞUM KONTROL HAPLARI
Hap veya iğne şeklinde kullanılabilen formları vardır.
Günümüzde sıklıkla estrojen ve progesteron kombinasyonu kullanılır (kombine preparatlar). Sıklıkla 3 hafta süreyle günlük ve 1 hafta süreyle ara verilerek kullanılırlar. En önemli etkileri ovülasyonu (yumurtlamayı) engellemeleridir.
Başarısızlık oranı düşüktür (%1-1,5). Kombine preparatlar en etkili, geri dönüşü mümkün olan, korunma yöntemidir. Adet kanaması, adet ağrısı azalır. Endometriyum ve meme kanseri daha nadir görülür. HDL kolesterolü arttırır.
Kullanımı : 1. gün veya 5. gün ilaca başlanır, 21 gün süresince devam edilir ve kutunun bitiminde 1 hafta ara verilir. Daha sonra yine devam edilir.
Kanser oluşturmaları konusundaki düşünceler farklıdır, bazı çalışmalar artış gösterirken bazı çalışmalar azalma göstermiştir. Akciğer damarlarında ve derin toplar damarlarda tıkanma, ilacı kullanmayanlara göre daha sık gözlenir (3-11 kat). Bazı kadınlarda bu ilaçların alımını takiben tansiyonda artış meydana gelir. Migren ataklarını ve şiddetini arttırabilir. Sistemik ve kronik hastalığı olanlarda kullanılmamalıdır.
İlaç kesildikten 1-3 ay sonra kanamalar başlar, ancak kanama düzensizlikleri olabilir. Doğumdan sonra 6-12 hafta kullanılmamalıdır.
Aşağıdaki durumlarda doğum kontrol hapları KULLANILMAMALIDIR
- tromboflebit ve tromboembolik hastalık
- serebral damar hastalıkları
- koroner arter hastalıkları
- karaciğer fonksiyon testlerinde bozukluk
- meme kanseri
- estrojene bağlı olduğu düşünülen tümörler
- teşhis konulamayan anormal vajinal kanama
- gebelikte tıkanma sarılığı geçirenler
- doğumsal hiperlipidemi
- şişmanlık
- sigara içen 35 yaş üzerindeki bayanlar kesinlikle kullanmamalıdırlar,
bununla birlikte; şeker hastaları, hipertansiyon, miyom, epilepsi, orak hücreli anemi durumunda hekim kararı ile ve kontrol altında kullanılabilirler.
İğne şeklindeki doğum kontrol hapları (medroksiprogesteron asetat) yılda 2-4 kez kullanılarak koruma sağlarlar. Uzun süreli kanamalar, uzun süreli adet görmeme, kestikten sonra uzun süre yumurtasız kanama görülebilir. Kansere neden olduğu iddiaları vardır.
Norplant denilen ve deri altına yerleştirilen doğum kontrol ilaçları üzerinde yoğun olarak çalışılmaktadır.
Doğum kontrol hapı kullanıldığı sürece yumurtlama ve adet olmaz, bu nedenle adeti geciktirmek için hap kullanılabilir.
Eğer kişi, bir gün hap almayı unutursa ertesi gün iki adet birden almalıdır, ancak bu sık sık yapılırsa ara kanamalar meydana gelebilir.
Cinsel ilişki sonrasında hamilelik engellenmek isteniyorsa: 30 mg konjuge estrojen veya 5 mg etinil estradiol 5 gün süreyle kullanılmaktadır. Yine aynı amaçla 12 saat ara ile iki kez 4 tablet (toplam 8 tablet) alınır. Bulantı kusma çok sık görülen bir yan etkidir v eönerilen bir yöntem değildir. Yine cinsel ilişkiden sonraki 12-24 saat içinde spiral takılarak hamilelik önlenebilir.
Kaynak : Kadın Hastalıkları ve Doğum Bilgisi, 4. Baskı. Türkiye Klinikleri Yayınevi.
AİLE PLANLAMASI
Aile Planlaması sadece gebelikleri önlemek değil aynı zamanda çocuk sahibi olamayanlara da hizmet vermek, yol göstermektir. Aileler çocuk yapıp yapmamakta serbestirler. İstedikleri kadar çocuk sahibi olabilirler. Ancak aileler çocuk sahibi olmak istemiyorsa onlara yol göstermek Aile Planlaması Hizmetinin görevidir.
Ailelerin İstedikleri zaman İstedikleri sayıda çocuk sahibi olmalarıdır.
Aile Planlamasında zorunluluk yoktur. Katılım gönüllüdür. Aileler eğitilir ve isteyene çocuk sahibi olabilmesi için isteyene gebelikten korunmak için hizmet verilerek yardımcı olunur.
ALTINI ISLATMA (ÇOCUKLARDA)
Geceleri altını ıslatan çocuklar psikolojik olarak içe dönük ve eziklik hissine kapılırken, bu sorun ailelere bıkkınlık veriyor. Yatağını ıslatan çocuğun kişilik gelişimi olumsuz etkileniyor. Çocuk bunu bir sır gibi saklıyor, arkadaş evinde kalamıyor, yaz kampları, okul gezileri, spor turnuvalarına katılamıyor ve ülkemizdeki her 7 çocuktan birisi geceleri yatağını ıslatıyor.
Çocuklarda gece işemeleri konusunda bugüne kadar sayısız araştırmaları bulunan Danimarka Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Norgaard dün ülkemize bir ziyarette bulundu. Çocuklarda uykuda işeme durumunun 2-3 yaşlarına kadar normal olduğunu, ondan sonra gece işemelerinin mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini ve bu durumun çocukların kendilerine olan güvenlerini azalttığını söyledi;" Yaptığımız araştırmalar çocuklardaki bu rahatsızlığın psikolojik herhangi bir yönünün bulunmadığını, tamamiyle fizyolojik bir rahatsızlık olduğunu gösteriyor. Çocuklarda "ADH" adı verilen bir tür su tutucu hormon, geceleri gündüze nazaran iki misli seviyeye çıkar. Bu da idrar kesesinde biriken sıvı miktarını azaltır. Ancak çocukta bu hormon eksik olduğunda çocuk idrarını kontrol edemez ve gece tam işeme yapar. Çoğu aile bunu bilmiyor, çocuğun sorununu psikolojik zannediyor, halbuki basit bir ilaç tedavisi ile sorun kolayca hallolur" dedi.
Ülkemizde ilkokul çağındaki 7 çocuktan birisi "enüretik" yani geceleri altı işiyor. Bazen bu durum yetişkin çağı dediğimiz 17-18 yaşlarına kadar devam edebiliyor. Yine araştırmalar daha çok erkek çocukların gece altlarına işediğini gösteriyor. Burundan günde 1 kez kullanılan sprey ise, hormon eksikliğine bağlı gece işeme sorunu olan çocuklara çare oluyor. 6 ay düzenli olarak kullanılması tavsiye ediliyor, ilk kullanımından itibaren yatak kuruluğunu sağlıyor.
